Film Loverss -

1417 gün önce

Rollerine Sıra Dışı Yöntemlerle Hazırlanan 10 Oyuncu

Sinema tarihi, oyunculuğun yalnızca replik ezberlemekten ibaret olmadığını kanıtlayan örnekler ile doludur. Şüphesiz her oyuncunun karakterine hazırlanma süreci birbirinden farklıdır. Canlandıracağı karakterin belli olması ile başlayan bu hazırlanma sürecinde oyuncular, rollerinin hakkını verebilmek için her yönden yeni kimliklerini inşa etmeye başlar. Kimi oyuncu rolü için bedenini hiçe sayıp keskin bir fiziksel değişim geçirirken, kimi oyuncu canlandırdığı karakterin en basit olayda bile nasıl tepki verip nasıl düşüneceğine tamamıyla hakim olmak için karakterin zihinini ele geçirmesine izin verir. Binbir türlü metoda rağmen her oyuncu aslında aynı şeyi hedefler: gerçeklik.

Bugün, büyük bir kısmı ödüller ile taçlandırılan, sinema tarihinin en başarılı performansları arasında gösterilen oyunculukların arkasında inanılmaz bir hazırlanma süreci olduğunu görüyoruz. Karakterinin çektiği acının aynısını çekmek için kendisine zarar vermek olsun, rolüne odaklanabilmek için konforlu hayatını bir kenara bırakıp sefalet içinde yaşaması olsun; performanslarını bir üst seviyeye taşıyacak gerçekliği yakalamak için inanılmaz aşamalardan geçmiş.

Bugün ise sizler için, ünlü oyuncuların en ünlü filmlerinde canlandırdıkları karaktere bürünmek için uyguladıkları inanılmaz yöntemleri sizler için derledik.

Robert De Niro – Taxi Driver (1976)

Listemizin ilk sırasını efsane oyuncu Robert de Niro’ya ayırmak istedik. Oscar ödüllü oyuncu, 1976 yapımı Taxi Driver’daki rolüne hazırlanmak için gerçek bir taksi ehliyeti aldı. Bir taksiciyi canlandırmaya hazırlanan de Niro, Travis Bickle’a dönüşmek için bir ay boyunca her gün New York sokaklarında yolcu taşıdı. O sırada 33 yaşında olan oyuncunun rolüne hazırlanmak için taksici olarak çalıştığı saat ise epey dikkat çekici; De Niro her gün 12 saat boyunca taksi şöförlüğü yaptı. Taksicilikten kalan vaktinde zihinsel hastalıkları araştıran efsane oyuncu, performansı ile sinema tarihinin en unutulmaz karakterlerinden birine hayat vermiş oldu.

Söz konusu Robert De Niro gibi bir isim olduğunda elbette tek bir film ile yetinemiyoruz. 1987 yapımı The Untouchables’da Al Capone’u canlandıran oyuncu, gelmiş geçmiş en ünlü gangsterlerden birini canlandırmak için oldukça sıra dışı bir istekte bulunmuş.  Robert De Niro, çekimler boyunca, 1930’larda yaşayan Al Capone’un o dönem giydiği tarzda ipek iç çamaşırı giymeyi talep etti. İpek iç çamaşırları işe yaradı mı bilinmez, ancak Robert De Niro’nun muhteşem bir performansa imza attığı kesin!

Robert De Niro’nun karakteri için gerçekten sınırları zorladığı film ise Raging Bull kabul edilebilir. Ünlü boksör Jake LaMotta’yı canlandırmak için gerçek bir boksöre dönüşen ve boks müsabakalarında yarışan De Niro, LaMotta’nın son zamanlarını canlandırabilmek için 4 ayda 48 kilo alarak kalp krizinin eşiğine gelmişti. Robert De Niro’nun Jake LaMotta’yı canlandırırken başına gelenler hakkında daha fazla bilgi almak için Performansları Uğruna Ölümden Dönen 10 Metot Oyuncu! listemize göz atabilirsiniz.

Tom Cruise – Collateral (2004)

Tom Cruise’un, bugün dünyada en çok tanınan simalardan biri olduğunu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Durum böyle olunca, Tom Cruise’un peşindeki medya ordusundan kurtulup, kimse tarafından tanınmadan rahatça kalabalığa karışması pek de mümkün görünmüyor. Tom Cruise’u gördüğümüzde tanımamak pek mümkün değil, ancak ünlü oyuncu zoru başarıyor ve hiç beklemediğimiz bir kimlikte halkın arasına karışmayı başarıyor.

Elbette Tom Cruise’un bunu yapmaktaki amacı huzurlu bir gün geçirmek değil. 2004 yapımı Collateral’de Vincent isimli kalpsiz kiralık katili canlandıran oyuncu, hazırlıklar sırasında tıpkı bir tetikçinin kolaylıkla yapabileceği gibi kalabalığın içinde kaybolmayı öğrenmesi gerektiğini fark ediyor. Kalabalıkta tanınıp tanınmayacağını denemek için Cruise bir FedEx çalışanı olarak günler boyunca kalabalık alışveriş merkezlerine kargo teslimatı yapıyor. Kargoculuğun yanı sıra ünlü oyuncu yoldan geçerken bir kahveciye giriyor, birkaç kişiye kahve ısmarlıyor ve uzun uzun muhabbet ediyor.

Asıl inanılmaz olan ise, dış görünüşünde oldukça küçük değişiklikler yapmış olmasına rağmen kimsenin Tom Cruise’u tanımamış olması. Ünlü oyuncunun bir kuryeye dönüşümünü aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.


Elbette kiralık katil rolü için yaptığı tek hazırlık bu değil. Silahlar konusunda oldukça kapsamlı bir eğitim alan Cruise, hızlı ve isabetli ateş etme konusunda kendini epey geliştiriyor. Hatta bu konuda o kadar iyi oluyor ki çekimler sırasında üç saniyeden kısa bir sürede silahını çekip ateş edebilir hale geliyor.

Jamie Foxx – Ray (2004)

2004 yapımı Ray filmi şüphesiz Jamie Foxx’un kariyerinde apayrı bir yere sahiptir. Filmde efsane müzisyen Ray Charles’ı canlandıran Jamie Foxx, rolüne hazırlanmak için epey zorlu bir süreçten geçmiş.

Foxx’un canlandırdığı isim, beş yaşında görme yetisini kaybetmeye başlayan ve yedi yaşında tamamen görme kabiliyetini kaybeden Ray Charles olduğunda, efsane müzisyenin imkansızlıklar içerisinden yükselip en büyük tutkusu müzik ile devleşmesini kusursuz bir şekilde yansıtmaya çalışmak için başarılı oyuncu filmin çekimlerini görme duyusunu bir kenara bırakarak gerçekleştirmiş.

Çekimler süresince protez göz kapaklarının yardımıyla körleşen Foxx’a her hareketinde asistanları eşlik etmek zorunda kalmış. Başlangıçta görememenin verdiği panik ve korkudan kaçamayan oyuncu, bir süreliğine de olsa görememenin Ray Charles’ın dünyasını daha iyi anlaması için ona çok yardımcı olduğunu ifade ediyor ve ekliyor:

“Altı saat kör kaldıktan sonra, bir insanın görünüşünün neye benzediğini unutuyorsunuz. Etrafındaki en küçük fısıltıyı bile duymak inanılmaz bir şey. “

Çekimler sırasınca uyanık kalmak için sık sık kendine sarılan ve olduğu yerde sallanan Foxx’un günde 14 saat boyunca protezleri çıkarmadan çalıştığı olmuş. Bunun yanı sıra Jamie Foxx’un bu rol için Braille Institute’da uzun bir süre piyano eğitimi aldığı ve filmde izlediğimiz tüm piyano sahnelerinde kendi çaldığı düşünüldüğünde, En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı ne kadar hak ettiğini bir kez daha görüyoruz.

Jamie Foxx’a Oscar kazandıran Ray Charles performansı bir yana, başarılı oyuncu Ray kadar başarılı olamayan filmleri için de büyük zorlukları göze almış. 2009 yapımı The Soloist’te şizofreni hastası viyolonselist Nathaniel Ayers’ı canlandıran Foxx, evsiz bir adam olan Ayers’i canlandırmak için görünüşünden vazgeçti. Dişçi koltuğuna oturan Foxx’un düzgün dişleri yamultuldu.

Billy Bob Thornton – Sling Blade (1996)

1996 yapımı Sling Blade, Billy Bob Thornton’un ilk uzun metraj filmi. Yönetmen koltuğunda yer almanın yanı sıra filmin senaryosuna imza atan ve filmde başrolde yer alan Thornton filmde, kısmen engelli Karl Childers’a hayat verdi.

İlk uzun metraj filminin olabildiği kadar gerçek görünmesi uğruna Oscar ödüllü oyuncu oldukça sıra dışı bir yol tercih etti. Karakterinin sakatlığını en iyi şekilde yansıtabilmek ve sürekliliği sağlayabilmek için ayakkabılarının içine kırık cam parçaları koyan Thornton, çekimler boyunca bu metottan vazgeçmedi.

Filmdeki performansı ile 1997’de En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’na aday gösterilen Thornton ödülü kazanamamasına rağmen törenden Sling Blade’in senaristi olarak En İyi Uyarlama Senaryo Oscarı ile ayrıldı.

Nicolas Cage – Ghost Rider (2007)

Popüler kültürde kendine has bir yere sahip olan Nicolas Cage’in bu listede bulunmaması sanırım hepimiz için oldukça şaşırtıcı olurdu. Geniş filmografisinde birbirinden değişik rollerde karşımıza çıkan Nicolas Cage, filmlerinin yanı sıra karaktere girme aşamasında yaptıkları ile dikkatleri üzerine toplamayı başaran bir isim.

Nicolas Cage’in karaktere girmek için yaptığı en garip hareketlerin, oyuncunun başrolünde yer aldığı 2007 yapımı Ghost Rider yani Hayalet Sürücü filminde buluştuğunu söyleyebiliriz. Marvel yapımı süper kahraman filminde Johnny Blaze adındaki hayalet motorcuyu canlandıran Cage, intikam peşindeki karakterinin dönüştüğü hayaleti olabildiği kadar iyi canlandırmak için epey çaba sarf etmiş.

Nicolas Cage, çekimler boyunca voodoo mitolojisinde önemli bir yere sahip olan Baron Samedi’ye benzemek için yüzünü siyah ve beyaza boyamış. Hem bir süper kahramanı hem de bir hayaleti canlandırdığı düşünüldüğünde Cage’in neden ilham almak için Baron Samedi’yi seçtiğini daha iyi anlıyoruz, zira voodoo inancına göre Baron Samedi ruhlar ailesinin en güçlü üyesidir ve hayatla ölüm arasındaki kavşakta dolaşmakla görevlendirilmiştir.

Bu dünyayla öbür dünya arasındaki kavşakları geçitleri kontrol eden Baron Samedi’nin görüntüsüne bürünme çabasının yanı sıra Cage sürekli üstünde, kutsal kabul ettiği Antik Mısır sembolleri bulundururmuş. Ünlü oyuncu bunu yapmaktaki amacı ise bir o kadar ilginç; Nicolas Cage, sembollerden enerji almak ve hayal gücünü, bu eserlerin onu yüceltip antik ruhlar ile iletişime geçmesini sağladığına dair kandırmaya yönelik kullanmak için sürekli üstünde taşıyormuş.

Korkunç görüntüsü ile tüm setin huzurunu kaçıran ve ruhları kaçırıp karakterini güçsüzleştirmemek için rol aldığı diğer oyuncular ile hiç konuşmayan Cage ve Ghost Rider, bütün manevi çabaya rağmen gişede başarısız olmaktan kaçamadı.

Kendini voodoo ruhlarına teslim ettiği Ghost Rider vakasının dışında Nicolas Cage’in ilginç karaktere girme sürecinin başka örnekleri de mevcut. Hatta bu performanslardan bir tanesi, oyuncuya En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı da kazandırmayı başarıyor. Bahsettiğimiz film, 1995 yapımı Leaving Las Vegas. Nicolas Cage, karakterinin sarhoş halini en iyi şekilde canlandırabilmek için sürekli sarhoş olup kendini videoya çekiyormuş.

Nicolas Cage’in performansı uğruna yaptıkları arasında belki de en inanılmazı 1984 yapımı Birdy filminde karşımıza çıkıyor. Henüz oyunculuk kariyerinin başlarında olan ve Birdy ile altıncı uzun metraj filminde rol alan Nicolas Cage, canlandırdığı Al Columbato’nun iki dişi olmadığı için kendi dişlerinin de çekilmesini talep ediyor. Ancak Cage’in sıra dışı isteği bununla sınırlı kalmıyor; oyuncu iki dişinin, 50’lerde yaşayan Al Columbato’nun yaşadığı şartlar altında, yani uyuşturulmadan çekilmesini istemiş.

Liam Neeson – The Grey (2011)

Ünlü eleştirmen Roger Ebert, 2012 yılının kışında izlediği bir filmin eleştirisinde şöyle bir anektod düşer:

“Yerel eleştirmenler adına düzenlenen, iki filmin art arda gösterileceği bir etkinlikteydim. İlk filmin gösterimi yapılmış, ikinci film başlayalı yaklaşık yarım saat olmuştu ve ben bir anda salondan çıkmak istedim. Hayatımda ilk defa bir önceki film yüzünden o an izlediğim filmden çıkmış oldum. Çünkü, ilk film ile ilgili o kadar yoğun duygular içerisindeydim ki, bu durum izlediğim ikinci film için hiç adil olmayacaktı”.

Ebert’ı yoğun duygular içerisinde bırakan film Liam Neeson’ın başrolünde yer aldığı 2011 yapımı gerilim filmi The Grey. O dönem Joe Carnahan’ın filmi sadece Ebert’tan değil, neredeyse tüm eleştirmenlerden övgü toplamıştı. Fakat, özellikle hayvanseverler ve PETA (Hayvanlara Etik Muamele için Mücadele Edenler) gibi organizasyonlar, “öl ya da hayatta kal” mottosu ile kurtlara savaş açan bir grubun anlatıldığı filmi epey protesto etmişti.

Film vizyona girdikten sonra Liam Neeson’ın yaptığı açıklamalar da bu konuda filme hiç yardımcı olmadı. Liam Neeson yaptığı açıklamada Ottway karakterine girebilmek için kurt yediğini söyledi. Böyle bir şeyi oyuncuların rollerine kolay odaklanabilmesi için yönetmenin istediğini söyleyen Neeson bu tecrübesini şöyle aktardı:

“Bu çok cesurca bir hareketti, fakat ben İrlandalı’yım; dolayısı ile içerisinde garip şeyler bulunan güveçlere alışığım. Bir şeyin içerisine bolca havuç ve soğan ekleyin, benim için akşam yemeği hazır demektir”.

Neeson’ın açıklamaları filmin aldığı tepkileri haklı çıkaran cinsten, değil mi?

Rosemund Pike – Gone Girl (2014)

Her şeyden önce, eğer hala Gone Girl’i izlemediyseniz, spoilerlarla dolu bu bölümü usulca geçmenizi tavsiye ederiz.

David Fincher’ın 2014’e damgasını vuran Oscar adayı filmi Gone Girl’de Rosamund Pike hiç göründüğü gibi olmayan bir karakteri canlandırıyordu. Hatırlarsanız filmin ortasında Amy Dunne’un, Ben Affleck’in canlandırdığı kocası Nick’i, kendisini aldattığı için cinayetle suçladığını öğrenmiştik.

Filmin en unutulmaz sahnelerinden birinde Amy’nin Neil Patrick Harris’in canlandırdığı Desi Collings’i bir falçata ile öldürüşünü izlemiştik. Bunun gerçekte nasıl bir his olduğunu anlamak için Rosemund Pike bir kasaba girmiş ve onlardan içeride asılı duran ölü domuzu bir falçata ile bıçaklamak için izin almış. Rosemund Pike olayı şöyle anlatıyor:

“Bir canlının boğazını kesmenin bu kadar güç gerektireceğini hiç düşünmemiştim. Nasıl bir şey olduğunu anlamak için bir kasaba gittim ve onlara bir domuzun üstünde denememde bir sakınca olup olmadığını sordum. Denememe izi verdiler, o yüzden o gün et almaya gelen insanların çoğu beni tezgahın arkasında, ciddi bir şekilde falçatayı nasıl kullanacağımı çözmeye çalışırken gördü diyebiliriz.”

Shia LaBeouf – Fury (2014)

Shia LaBeouf, rol aldığı filmlerin setinde yaptıkları ve ilginç açıklamaları ile son dönemlerin en çok konuşulan oyuncularından biri. Hakkında gelen her yeni haber ile Shia LaBeouf’un sınırlarını daha ne kadar zorlayacağını düşünsek de, başarılı oyuncu yaptıkları ile metot oyunculuğuna yeni bir renk katmayı başarıyor.

On The Life and Death of Charley Countryman filminde karakteri ile aynı şartlarda olmak için LSD alan, Lars von Trier imzalı Nymphomaniac’te rol yapmak yerine gerçekten sevişmeyi talep eden ve Lawless’ın çekimleri sırasında kaçak içki hakkında epey bilgilenen Shia LaBeouf’un karaktere girmek için gerçekten uç noktalara gittiği film ise David Ayer’ın yazıp yönettiği 2014 yapımı Fury olmuş.

II. Dünya Savaşı’nda geçen filmde karakterinin içinde olduğu zor savaş koşullarını olabildiği kadar anlayabilmek için Shia LaBeouf Milli Muhafız Teşkilatına katılmış ve kendini Fury ekibinin geri kalanından soyutlamış. Yıkanmayı bırakan ve sette kendi dişini çeken LaBeouf ayrıca bir bıçak ile kendi yanağını kesmiş. Oyuncunun şimdiye kadar yaptıkları ne kadar aşırı olsa da, hiçbiri bu son hareketi kadar garip değil; Shia LaBeouf karaktere girmek için günler boyunca atların ölümünü izlemiş.

Tüm bunları karaktere girmek için yaptığını düşündüğümüzde Shia LaBeouf’un gelecek rollerinde kendine ne yapacağını düşünmek bile istemiyoruz. Ancak yaptıkları ile eleştirilerin hedefi olan LaBeouf’e filmdeki rol arkadaşı Brad Pitt destek çıkmıştı ve oyuncu hakkında şunları söylemişti:

“Bu çocuğa bayılıyorum. İşine bu kadar bağlı birini uzun süredir görmemiştim, rolünü kimsenin hissedemediği gibi hissediyor. Hatta şunu söyleyeyim size; kariyerim boyunca birçok harika aktörle çalışma şansına eriştim, Shia kesinlikle gördüklerim içinde en iyilerinden biri.”

Adrien Brody – The Pianist (2002) & The Jacket (2005)

Roman Polanski’nin yöneteceği bir soykırım filminde canlandıracağınız karakter için yapacaklarınızın sınırı ne olurdu? Adrien Brody’nin bu soruya cevabı çok net, zira ünlü oyuncu Piyanist filmindeki karakterini derinden hissedebilmek için her şeyden vazgeçmiş!

2000’lerin başında müthiş tanınırlığı olmayan bir oyuncu olan Brody, Polanski’nin yöneteceği The Pianist’te başrolü kaptığında tüm hayatını bu role hazırlanmak için kenara bırakmış. Her şeyini Yahudi Soykırımı’nda kaybeden Wladyslaw Szpilman’ın yaşadıklarını hissedebilmek için Adrien Brody öncelikle hayatındaki tüm maddiyatı geride bırakmış. Telefonundan pahalı kıyafetlerine, Porsche’sinden lüks apartmanına kadar her şeyden vazgeçen ünlü oyuncu, Szpilman’ın sevdiklerinin hepsini kaybetmesinin nasıl hissettireceğini tecrübe etmek için uzun süreli sevgilisinden bile ayrılmış. Piyano sahneleri için sıfırdan piyano çalmayı öğrenen Brody, filmdeki tüm piyano sahnelerini kendi oynamıştır. Oyuncunun karakteri adına yaptığı tüm bu fedakarlıklar, kendisini En İyi Erkek Oscar’ını alan en genç oyuncu yapmıştır.

Brody’nin bir karakter için yaptıkları bununla da sınırlı değil. 2005 yılında The Jacket filminde başrolde yer alan Adrien Brody, hatayla bir tımarhaneye yollanan ve burada gerçekten deliren bir karakteri canlandırmıştı. Ünlü oyuncu, belki de The Pianist’te yaptıklarının getirisinin motivasyonu ile The Jacket’ta karaktere girmek için çok daha ileri gitmiş.

Öyle ki, sette gönüllü olarak deli gömleği giyip öylece uzanıyor ve kendisini küçük bir kapalı alana kapatmalarını istiyormuş. Hatta, oyuncunun bu istekleri ile kendisine tabut görünümünde bir dolap yapılmış ve ünlü oyuncu her gün yaklaşık iki saatini burada kısılı kalarak geçirmeye başlamış. Brody böylelikle halüsinasyonlar gören karakterine girmekte zorlanmamış.

Daniel Day-Lewis

Günümüzün en başarılı metot oyuncularından biri kabul edilen Daniel Day-Lewis’in canlandırdığı karakterler için yaptıklarını tek bir maddenin altında sınırlamak yerine Oscar ödüllü oyuncunun kariyerindeki en ünlü ve en ilginç metot oyunculuk örneklerinden bazılarını sizlerle kısaca paylaşmak istedik.

My Left Foot (1989):

Filmde felçli Christy Brown’u canlandıran Day-Lewis tekerlekli sandalyesinden kalkmayı reddedince çekimler boyunca film ekibi tarafından taşınmış. Ayrıca usta oyuncu karakterden çıkmamak için yemeklerinin kaşıkla yedirilmesini istemiş, yedirilmediği takdirde ise yemeyi reddetmiş. Haftalar boyunca tekerlekli sandalyeden kalkmayan ve sonucunda iki kaburgasını kıran Daniel Day-Lewis filmdeki performansı ile En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nın sahibi oldu.

Son Mohikan (1992):

Daniel Day-Lewis Son Mohikan filmi için doğada tek başına hayatta kalmayı öğrendi. Alabama’nın el değmemiş kırlarında günlerce tek başına yaşayan oyuncu, hayvanları nasıl yakalayıp yiyebileceğini öğrenmiş. Tüfeğini bir an olsa bile yanından ayırmayan Day-Lewis’in kararlılığını Michael Mann şu sözlerle açıklıyor:

“Eğer kendi vurmadıysa, o yemeği yemezdi.”

The Age of Innocence (1993):

Daniel Day-Lewis’ın 19. yüzyılda yaşayan bir New York’luyu canlandırdığı The Age of Innocence‘da Newland Archer rolüne hazırlanmak için N. Archer adı altında New York’un en eski yapılarından biri olan Plaza Otel’de yaşamaya başlamış. İki aylık hazırlanma süreci boyunca Day-Lewis, dönemin kıyafetleri içinde New York sokaklarında gezmiş.

In The Name Of The Father (1993):

Haksız yere hapse atılan Gerry Conlon’u canlandırdığı In The Name Of The Father filmi için Day-Lewis günler boyunca filmin çekildiği terk edilmiş hapishanede kilitli kalmış. Filmdeki sorgulama sahnesinin çekimlerine hazırlanmak için üç gün boyunca uyumayan oyuncu, rastgele ekip arkadaşlarından ona su atmalarını ve kötü davranmalarını istemiş.

The Crucible (1996):

Oyuncu The Crubicle’da 17. yüzyılın hijyen standartlarıyla yaşamanın nasıl bir his olduğunu anlamak için çekimler boyunca bir kere bile yıkanmamış. Day-Lewis ayrıca setin kurulumunda yardım etmekle kalmamış, su ve elektrik bağlantısı olmayan bu evlerde bir süre yaşamış.

The Boxer (1997):

Daniel Day-Lewis 1997 yapımı The Boxer için bir boksörü canlandırmak yerine bir boksör olmaya karar vermiş. 18 ay boyunca efsane boksör Barry McGuigan ile her gün iki defa antreman yapan oyuncu söylentilere göre karakterinin bir parçası olduğu için kendi ellerinin üstüne dövme yapmış.

Gangs Of New York (2002):

Gangs Of New York filminde Bill the Butcher’ı canlandıran Daniel Day-Lewis, karakterinin adının hakkını vermek için bir kasapta çırak olarak çalışmaya başlamış. Sette karakterden çıkmayan oyuncu, ekip arkadaşları ile sürekli keskin bir New York aksanı ile konuşmuş ve çekim aralarında bıçaklarını bilemeyi tercih etmiş. O dönem var olmadıkları için soğuk havaya rağmen mont giymeyi reddeden Day-Lewis kaçınılmaz olarak zatürre olmuş. Aynı şekilde, o dönemlerde henüz olmadığı için ilaç kullanmayı da reddetmiş.

The Ballad Of Jack And Rose (2005):

Daniel Day-Lewis’in eşi Rebecca Miller’ın yazıp yönettiği 2005 yapımı film The Ballad Of Jack And Rose’da başrolde yer alan Oscar ödüllü oyuncu, karakterine hazırlanmak için eşini yalnız bırakıp farklı bir evde yaşamaya başlamış. Bunu yapmasının sebebi ise, karakterinin yalnızlığını yaşamak zorunda olmasıymış.

There Will Be Blood (2007):

New York Times’ın bildirdiğine göre, çekimlerin ikinci haftasında yardımcı oyuncu Kel O’Neill, Daniel Day-Lewis’in karakteri Plainview’i her gün çalışmak için inanılmaz derecede yoğun bulduğu için kadrodan çıkmış ve yerine Paul Dano getirilmiş. Boşluğu dolduran Dano da Day-Lewis’in karakterine bu kadar odaklanmasına ve setteki metotlarına kolay alışamamış. Örneğin, filmin en bilinen sahnelerinden olan Plainview’in bowling topu fırlattığı sahnede Day-Lewis’in isteği ile gerçek bowling topu kullanılmış.

Bonus: Ekip Çalışması!


Milos Forman’in 5 Oscar ödüllü kült filmi One Flew Over The Cuckoo’s Nest, büyük bir takım çalışması ve bağlılık örneğine sahne olmasıyla da gelmiş geçmiş en önemli filmlerden biri kabul edilebilir. Filmdeki karakterlerine hazırlanmak için, oyuncu kadrosunun büyük bir kısmı psikiyatri kliniğinde tedavi altına alınmayı talep etmiş. Klinikteki şartlarının ağırlığından fazlasıyla etkilenen oyuncular, filmde kusursuz bir şekilde bir grup ruh hastasını canlandırmayı başardı diyebiliriz. Ekipten bazı isimler, filmde oyunculuktan ziyade, klinikte yaşadıklarının etkisi ile ortaya çıkan doğaçlama performasın etkili olduğunu ifade ediyor.
 

Kaynağı Gör

Türkiye’nin en sevilen haber uygulaması Bundle’ı indirin, hiçbir gelişmeyi kaçırmayın!
BUNDLE'I İNDİR