Manifold -

13 gün önce

Bayramdan Bayrama, Misafirden Misafire Açılan Kapılar: Salonlar

Gündelik yaşamdan yalıtılmış, sadece ‘misafirlik’ etkinliklerine açık salon ve ev halkının gündelik rutinlerini geçirdiği iç odalardan oluşan ev düzeni, Türkiye ev kültüründe egemen bir pratik olmuştur. Evcil bölünmede kamusalın ideal anlamda kamusal, mahremin ideal anlamda mahrem olarak yaşandığı bu pratiğin, günümüzde “artık tedavülden kalktığına” dair güçlü iddialar olsa da, metropol sınırları içinde bile hâlâ devam ettiği bilinir. Hatta bu pratiği sürdüren bireyleri salon savunucuları; bu pratiğe itiraz eden, direnen ve salonunu gündelik yaşama açan bireyleri salon karşıtı eylemciler olarak tanımlayan çalışmalar da vardır (Ulver-Sneistrup, 2008). Ben kendi araştırmalarım kapsamında, odağım gereği ‘salon karşıtı eylemcilerin’ evlerine ziyaret yapmıştım. Bu sene ilk defa, bir ‘salon savunucusunun’ evini ziyaret edip derinlemesine röportaj yapma olanağı buldum. Bu röportajda karşılaştığım temel temalar, salonun yalıtılmışlığının yanı sıra, salonun görkemi ve bu görkemi sağlayan neoklasik estetik üsluptu.

Kapıyı çaldım. Nur Hanım1 beni güler yüzle karşıladı. Sempatik selamlaşmanın hemen ardından, kapının eşiğine yakın, daha önceden yerleştirilmiş ev terliklerini fark ettim. Eşikten öteye ayakkabıyla ‘basamayacağımın’ sinyallerini almıştım. Dolayısıyla, eşiğin öbür yanına çıkardığım ayakkabıları elime alarak geçtim. Ev terliklerini giydikten sonra Nur Hanım önden yürüyerek beni salona buyur etti. Görüşme esnasında bana çay ve kek ikram etti. 

Nur Hanım ve ailesi, 1984’ten beri Güngören’de, 165 metrekarelik bu apartman dairesinde oturuyordu. Dairenin 55-60 metrekaresini de salon oluşturuyordu. Salon gerçekten genişti ve özenle dekore edilmişti. Diğer odalar yatak odası, oturma odası ve önceden çocuk odası olan, çocukların evlenip evden ayrılmasından sonra genel amaçlı bir mekâna dönüşen odaydı.

İstanbul’a taşınmadan önce Nur Hanımlar, daha küçük bir ilde2 kent merkezinde yaşamışlar. Nur Hanım, 1960’ların sonunda büyük bir konağa gelin gitmiş. Geleneksel geniş aile yaşantısının egemen olduğu konakta, Nur Hanım’ın ailesi, eşinin diğer erkek kardeşlerinin aileleri gibi, konağın belli bir odasına yerleşmişler. Birkaç yıl sonra konağa yakın ek bir binaya geçseler de, gündüz vakitleri yine konakta geçiyormuş. Yıllar sonra İstanbul’a taşınma gündemi bütün kardeşleri etkilemiş. Serbest girişimci olan kardeşler, Güngören’de, birbirine yakın konumlarda apartman daireleri almışlar. Nur Hanım, ilk kez kendisine ait bir evde yaşamanın mutluluğunu anlattı. Önce beyaz eşya gibi temel ihtiyaçlarını almışlar. Apartman yaşantısının ilk yıllarında, salonları boşmuş. 55 metrekarelik bu alan, daha çok çocukların bisiklet sürdüğü veya top oynadığı bir mekân olarak deneyimlenmiş. Nur Hanım: “Memleketten getirdiğimiz bir divan, yeni aldığımız çamaşır makinesi, çocukların ranzası ve buzdolabımız vardı. Döşekleri serer yatardık. Yerde yemek yerdik.” 

Nur Hanımların evlerinin tertibi aşama aşama oluşmuş. Beyaz eşyaların taksiti bitince salon mobilyalarını almaya koyulmuşlar. 1987 yılının sonlarına doğru, üç erkek kardeş ve eşlerinden oluşan bir grup şeklinde, semtin en büyük, Nur Hanım’ın deyişiyle “hatırı sayılır” mobilya mağazasına gitmişler. Nur Hanım beğendiği modeli şöyle tanımlıyor: “Yemek takımına bayılmıştım. Çok güzeldi. Şatafatlı ve heybetli görünüyordu. Koltuklarda da en görkemli takım bizim seçtiğimizdi.”

Nur Hanım, yaklaşık 30 yıl önce yaptığı bu alışverişi anlatırken, koltukların mağazadaki tanıtımında geçen “saray mobilya” ibaresini vurgulamadan edemiyor. Nur Hanım’ın “ihtişamlı”, “gösterişli” ve “saray gibi” diye tanımladığı salon mobilyası neoklasik stildeydi. Koltukların kenarları, ayakları, vitrin, yemek masası ve sandalyeler oymalı kakmalı ahşap işçiliğe sahipti. Camlı vitrin, vitrinin içindeki kristal kadeh ve bardaklar, büyük ve ahşap çerçeveli konsol da bu görkemin parçalarıydı. Benzer tasarım örüntüsünü devam ettiren yemek masası ve sandalyeleri de keza öyleydi. Gerek oturma grubu gerekse yemek bölümü, takım olarak alınmıştı ve takımın tüm ünitelerini içeriyordu. Nur Hanım çayından bir yudum aldı ve büyük bir memnuniyetle ekledi: “Misafir geldiğinde, sizin evler saray gibi derlerdi.”

Mobilya tüketimiyle ilgili ilgimi çeken bir diğer nokta, üç kardeşin de evinin, ihtişamı ve tarzı açısından ortak bir kararla ‘en iyisi’ olarak belirlenen takımlarla dekore edilmesiydi. Yani bu üç salon birbirine çok benziyordu. Nur Hanım ve eşinin erkek kardeşinin eşi Sevinç Hanım’ın3 yemek takımlarının ahşap işçiliği ve tasarımı aynıydı; sadece döşeme desenleri farklıydı. Görüşme esnasında Nur Hanım, Sevinç Hanım’ı da ziyaret etmeme ve fotoğraf çekmeme olanak sağlamıştı. Gündelik dağınıklıktan yalıtılmış her iki salonun da fotoğrafları çok verimli çekiliyordu. Fakat bu pürüzsüz dekorlarda insan yaşantısına dair bir iz yoktu. 

Nur Hanım için salonunun bir saraya benzemesi, misafirler geldiğinde yüzünü ağartacak cazibe ve estetik ihtiyacına cevap veriyordu. Bu estetik çerçeveyi de neoklasik mobilyalar, oymalı kakmalı ahşap detaylar, kristal avizeler ve Lâdik halılar oluşturuyordu. Mobilyalardan sonra alınan halılar dönemin pahalı halılarındanmış.

Nur Hanım daha önce iki kez davetli olarak gittiği Adile Sultan Sarayı’nda gerçekleşen iki düğünde kendi halısının “aynısını” görmekten gururla bahsediyor. 1858 senesinde Sarkis Balyan tarafından Sultan Abdülmecid’in kız kardeşi Adile Sultan’a hediye olarak inşa edilen sarayın (Eyüpgiller, 2006) girişinde yer alan halıları gören Nur Hanım, kendi evinde kurduğu sarayvari dekoru bir kere daha doğrulamış olur. Eski konakta eşinin geniş ailesiyle birlikte yaşayan, apartman yaşantısının ilk yıllarında salonu bir süre boş bekleten Nur Hanım, neoklasik ihtişamla, kendine ait bir ev özlemini gidermiş ve yerleşiklik arzusunu tatmin etmiştir.

Görüşmeyi yaparken üzerinde oturduğum koltuğun ve tüm bu mekânın gündelik hayattan kopukluğunu hissediyordum. Burada istediğim gibi davranamazdım. Bu dekorun bir kodu vardı ve ben de ona göre hareket etmeliydim. Bir şey yiyip içerken dikkatli olmalıydım. Nur Hanım’ın ikram ettiği keki, ufaklarının halıya dökülmemesine gayret ederek dikkatli bir şekilde yedim. Yani açıkçası, bu şekilde yarısını yemeyi tercih ettim. Mekân beni kontrol ediyordu. Bu da mekân ve nesnelerin deneyimlenmesinde bir engel hissi yaratıyordu. Örneğin şu üçlü kanepenin ahşap kolçağına başımı koyup uzanmayı tasavvur edemiyordum. Fiziksel olarak mümkün olsa da, tüm bu resmi ve sarayımsı mekân içerisinde uzun sürmeyecekti. Orhan Pamuk, küçük bir müze diye betimlediği ve çocukluğunun geçtiği salonda eşyalara dokunamamanın ve kullanamamanın yarattığı duyguyu yaşamdan ziyade ölümle özdeşleştirmişti. 2019’da Güngören’deki bu salonda da yer alan tüm bu nesneler gündelik kullanım işlevinden ziyade o dekoru —o görkemli sahneyi— oluşturmak içindi.

Erving Goffman (1959) sadece nesne veya sahip olunan mal varlıklarının değil, performans ve pratiklerin de sınıf göstergeleri olduğunu belirtir. Pierre Bourdieu de (1984) statü ifade eden sosyal pratiklerin önemini vurgulamıştır. Keza, habitus, yaşam tarzlarıyla dışa vurulan beğeni tercihlerini ve davranış biçimlerini bünyesinde barındırır (Bourdieu, 1984). Bu anlamda müze-salon pratiğiyle neoklasik üslup arasında bir bağlantı olabilir mi? Sanki salonlarını gündelik yaşamdan yalıtan ve sadece misafire açan ‘salon savunucularının’ ihtişamlı ve sarayları andıran neoklasik estetiğe bir eğilimi var. Salonu her daim bakımlı tutmak da, ihtişamlı mobilyalar almak da dışarıdan gelen kişiye yönelik (gösterişli) bir performans içeriyor. Neoklasik veya modern anlamda estetik stili, iki farklı beğeni grubunun tanımlaması gibi, ev yaşantısı bağlamında misafirlere yönelik kurgulanan salon ‘performansı’ ve gündelik yaşama açık salon pratiğinin de iki farklı beğeniyi işaret ettiği söylenebilir. Müze-salon pratiği ile neoklasik estetiğin birbirini pekiştirdiği ve aynı beğeni kümesinde yer alması bence güçlü bir varsayım olarak kabul edilebilir.

Müze metaforunu ödünç aldığım Orhan Pamuk’un anlatısına tekrar bakalım. 1950’lerde, Nişantaşı’ndaki çocukluk evindeki kilitli salondan bahseden yazar da eklektik bir üslubu betimler. Geleneksel bir konaktan modern bir apartman yaşantısına geçen Pamukların salonunda, “vitrinli büfeler”, “sedef kakmalı rahleler”, “duvara asılı kavukluklar”, “Art Nouveau ve Japon sanatı etkileri taşıyan paravanalar” bulunmaktadır (Pamuk, 2006, s. 16). Pamuk, salonun gerek materyal kültürünün gerekse yalıtılmışlığının arkasındaki en önemli dinamiğin Batılılaşma eğilimi olduğunu belirtir. Bununla birlikte, betimlenen salonun, Batılılaşma ürünü olsa da, modern anlamda bir estetiğe sahip olduğunu söylemek zordur.

Nur Hanım’la görüşmemize dönecek olursak, kendisinin konuşkan ve cana yakın olması benim de işimi kolaylaştırıyordu. Dediğim gibi, salonu ihtişamlıydı ve gündelik yaşama kapalıydı. Peki ya gündelik hayat nerede geçiyordu? Nur Hanım’ın, uyuma dışında, neredeyse tüm zamanını geçirdiği bir oturma odası vardı. Bu oda, temel olarak iki karşılıklı çekyat ile iki koltuğu içeriyordu. Televizyonun da bulunduğu ahşap depolama ve teşhir ünitesi duvara gömülüydü. Benzer bir gömülü dolap, çocukların odasında yer alıyordu. İçinde yorganların, döşeklerin bulunduğu geniş bir iç hacme sahip bu dolaptan bahsederken Nur Hanım “yüklük” sözcüğünü telaffuz ediyordu. Bu duvara gömülü dolaplar, salondaki vitrin ve konsollardan farklı olarak daha yerel bir tarza gönderme yapıyordu (Nasır, 2016b). Ayata’nın (1988) bahsettiği salon ve iç odalardaki maddi kültür anlamındaki zıtlık bu evde de ortaya çıkıyordu. Salon, neoklasik bir ihtişamı kutlarken, iç odalar vernakülere dönüktü.

Nur Hanım’la görüşmemiz bitmişti. Vedalaşıp ev terliklerini dolabına bıraktım. Ayakkabılıktan ayakkabılarımı usulca alarak kapının dışında giydim. Eve geldiğimde, biraz dinlendikten sonra, yemek masasındaki kitap ve fotokopi yığınını masanın bir ucuna ittirerek, transkripsiyona başladım. 
 

KAYNAĞI GÖR

Türkiye’nin en sevilen haber uygulaması Bundle’ı indirin, hiçbir gelişmeyi kaçırmayın!
BUNDLE'I İNDİR